Birinci Baskı Kültür Bakanlığı, 1994.
Anadolu’da söylenen her türkünün bir öyküsü olduğu gibi, her ağıdın da bir öyküsü vardır.
Otuzbeş yıllık bir çalışmanın ürünü olan bu kitaptaki ağıtlarda ulusumuzun geçmişi saklıdır. Bir kısmı yüz, yüz elli yıl öncesini anlatan bu ağıtlarda bazen Göktürk Yazıtlarında görüldüğü gibi bir sesleniş, bazen Dede Korkut Öyküleri’nde görüldüğü gibi yiğitçe bir haykırış vardır.
Beş yüz kadar ağıttan seçilerek hazırlanan kitabın bu cildindeki ağıtlar, bir kaçı dışında, tümüyle avşar ağıtlarıdır. Bu ağıtlar yurdumuzun Sarız, Pınarbaşı, Tomarza, Göksun, Tufanbeyli, Gürün ilçe ve köyleriyle Kayseri, Orta Toroslar ve Çukurova yörelerinden derlenmiştir.
Bu yörelerde yaşayan insanlar, uzun süre göçebe olarak kalmışlardır. Bunlar, kalabalık hayvan sürüleriyle, atlarıyla, develeriyle, çadırlarıyla kışın Çukurova’da; yazın Binboğa’da, Toroslarda, Uzun Yayla’da, Zamantı kıyılarında dolaşmış durmuşlardır.
* * *
Ağıtlar, acı bir olayın, özellikle de ölüm olayının ardından söylenen halk türküleridir. İlk dönem Türk edebiyatında görülen “sagular” ağıtların en eski örnekleridir. Divan edebiyatında buna mersiye denildi. Adı ne olursa olsun bu tür şiirlerde genel olarak ölen kişinin erdemleri, zenginliği, yoksulluğu, savaşları ve başından geçen öteki olaylar sıralanır. Ağıtta konu edilen kişinin hayat öyküsü çarpıcı ve anımsatıcı yanlarıyla dile getirilir.
Ağıt, ölü evinde söylenir. Buna “ağıt yakmak” denir. Genel olarak ağıdı kadınlar yakar. Bununla birlikte, az da olsa erkeklerin de ağıt yaktığı görülmüştür. Aslında erkeklerin ağıdı duygulanarak dinledikleri ve ondan etkilendikleri bilinir. Ama erkeklerin daha dayanıklı olması gerektiği, ağlamanın erkek adama yakışmadığı düşüncesinden olsa gerek bu iş daha çok kadınlar tarafından yapılmaktadır. Sonra erkek asker olmakta, başka yerleri, başka kültürleri görmekte ve bunlardan etkilenmektedir. Oysa kadınlar, başka kültürlerle karşılaşmadıklarından geleneği daha canlı yaşatırlar.
Çok eskiden beri süregelen bir gelenekle ağlama, ölü evinde bir tören niteliğine dönüşür. Ölü evinde akrabası olsun olmasın tüm kadınlar ölünün başında bir halka oluşturur. Ağıdı ölünün yakınlarından birisi (anası, bacısı, hanımı, halası, teyzesi) başlatır. Ağıt yakma işinin sırayla yapıldığı da görülmektedir. Kadınların birsi bırakır, birisi alır.
Ancak, “ateş düştüğü yakar” örneğinde olduğu gibi, ciğeri yanan, duygulanan her kadın ölçülü, uyaklı olsun olmasın o anda bir şeyler söyleyebilmektedir. Fakat usta ağıtçıların bu konuda daha başarılı oldukları bir gerçektir.
Ölü, kaldırıldıktan sonra da ağıt söylenmektedir. Buralarda “yas kocamaz” diye bir söz vardır. Üç ay, beş ay hatta yıllar sonra yas yerine gelenler olduğunda yine bir ağıt ortamı yaratılmaktadır. O zaman pılısı pırtısı, giysileri, kullandığı eşyalar ortaya atılarak onun üzerinde ağlanmakta ve ağıt yakılmaktadır.
Ağıt yakılırken bunu yakan kadın belirli bir ezgi içinde sözlerini açık açık söyler. Dörtlük bitene değin tüm kadınlar onu yaşlı gözlerle dikkatle dinleyerek izlerler. Dörtlük bitince ağıdı söyleyen kadınlar birlikte öteki kadınlar da hıçkırıklarla, acılarla, oflamalarla, höykürüşlerle ağlamaya başlarlar. Bu durum biraz sürer. Ondan sonra diğer dörtlükler söylenir. O anda görünüm gerçekten çok hazindir. Ayrıca bu durum karşısında etkilenmeyen kalmaz.
Bu arada genç kızla ve gelinler söylenen dörtlükleri daha bir dikkatle izleyerek ezberlerler. Ezberlenen bu dörtlükler, ileriki günlerde sık sık ezgisiyle birlikte söylenerek unutulmazlar.
Ağıt, hiçbir zaman ölünün başında ağlanırken yazıya geçirilmez. Bu, ölüye saygısızlık olarak yorumlanır. Zaten o zamanlar halk arasında okuryazarlık durumu yok denecek kadar azdı. Ağıt o anda ezberlenir. Belleklerden belleklere aktarılarak ileriki günlere ulaşır. Ancak bu süre içinde bazı değişmeler de olmaktadır. Fakat bu değişmeler ağıdın genel durumunu hiçbir zaman bozmaz.
* * *
Her ağıt, bir öyküdür, romandır. Ölen kişinin yaptıkları, başarıları orada anlatılır. Ölen kişi böylece ağıtlarda yaşamış olur. Ağıdın her söylenişinde dörtlüklerde geçen sözcükler onun bir anısını canlandırır:
Şuraya dam tutturmuş da
Şuraya atını bağlar.
Dibek sesi duymadın mı?
Viran kalasıca dağlar.
Benim ağam bana tatlı
Altı büngül büngül atlı
Menciliste şor veriyor
Ala meşlek ne heybetli
Ağıt yakıcı, diyeceğini ağıtla söyler. Burada ağıt bir bahanedir. Ağıtçı geçmişi, geleceği döker orta yere. Aşırı coşkudan olacak, ağıtta yasaklar, yönetici baskısı unutulur.
Toplar toplara atıldı
Urum İslama katıldı
Kör olasın Abdülhamit
Anadolu hep satıldı (Ahmet Şükrü Esen derlemesi)
Gittikler yol takırdan
Karavanası bakırdan
Zengin olan bedel verir
Hep ölen böyle fakirden
Normal zamanlarda söylenmeyecek, ayıp sayılan, saygısızlık olarak yorumlanan sözler bile ağıtlarda dile getirilir. O zaman ağıtçı da, dinleyenler de içini boşaltmış, bir iyice öfkesini almış olur.
Kırlangıç yapar yuvayı
Çamur sıvayı sıvayı
Bana düşman kızı derler
Gavur babamdan dolayı
Acep beni çıkartır mı
Soysuz babamın uşağı
Ağıtlarda biz bizi, kendimizi buluruz. Ta Orta Asya’dan beri bir ulusun kültürü ağıtlarla o günden bugüne taşınmıştır. Hem de araya bunca dinlerin, bunca savaşların, bunca uygarlıkların girmesine karşın.